Tanrı menopoza girmiş, orta yaşlı, şen şakrak bir kadın
"Ben size bu hayatta anlam vermedim şekerim" diye söze başladı tanrı.
Substack’e hoşgeldim! Adında “sub” olduğuna göre ya yeraltında olmalı ya sualtında ki ikisi de bana uyar. Altkültürler bizim işimiz… Hem alternatif olduğu, hem de birşeylerin altında gizlendiği için. Çünkü keşfetmeye değer hiçbir şey aslında uzaklarda değildir. Kaldırım taşlarının altındaki kumsaldan bahsediyorum, evet! Tam da burada, burnumuzun ucunda, gündeliğin içinde, yani göremediğimiz yerde…
Mutlaka bir substack açmalısın dediler. Bir gün herkesin bir Substack’i olacak dediler. Vallaha da bak eski blog ortamının ruhu var dediler. İtiraf edeyim önce direndim. Sonra aklıma muhteşem fikirler geldiğini sandım, yakıcam bu ortamı be dedim ama yanıldım bence… Yeni bir mecrayı kendim için, kendime göre nasıl anlamlandıracaktım? Bunu hâlâ bilmiyorum… 48 yaşındayım ve bu beni Boomer yapar. Demek ki okeyim :) Ha ha! Öyleyse sevgili dostum Özge Uraz Kum’un da dediği gibi “çok da şeyetmeyecektim”…
Romancılık: Öyle her parlak fikrini ortaya saçamazsın, önce bu hangi kitabıma girer diye naftalinleyip kasada 15 yıl bekletmen lazım!
Aslında son günlerde sadece yeni mecralarla değil yapay zeka ile de başım dertte. Hayatını 15 yıldır “reklam çevirisi” yaparak kazanan ve romancılığını bu şekilde finanse eden bir yazar olarak (evet bu ışıltılı hayatı ben seçtim) YaZe’nin gelişi ve kÖresel ekönömik krizin de sıvamasıyla işlerim durdu… YaZenin yaptığı işler ve geleceğin olasılıkları etrafı sararken benim içime bir şeyler bastı… Özellikle de “Kanka yapay zekayı, çağı yakalamazsan sen kaybedersin, yaz gitsin, TikTok için bişeyler yap, Youtube yap, Podcast yap” diyenler… Kusura bakmayın ama romancılık biraz başka bir şey bence… Orada bir kota var ve onu her yere saçamazsın! 10 yıl yaptığım dj’liği de, sarhoş olup Facebook’ta şiir yazmayı da romancı olmak için bırakmışım… Romancı olmak için sağlıklı yaşamaya, spora başlamışım… Öyle her parlak fikrini ortaya saçamazsın, önce bu hangi kitabıma girer diye naftalinleyip kasada 15 yıl bekletmen lazım! Eyvallah, bir yandan keşfetmek ve yakalamak lazım (inanın biz cool boomer teyzeler bugünlerde termosta gül çayı ile parklarda buluşup bunu konuşuyoruz) Peki nasıl olacak? Vallaha da bilemem o yüzden gelişine vuruyorum…
Sonunda burada paylaşmak istediğim ilk şeyin yıllar önce, 2000’lerde karaladığım bir kaç satır olduğuna karar verdim.
Tanrı menopoza girmiş, orta yaşlı, şen şakrak bir kadın
"Ben size bu hayatta anlam vermedim şekerim" diye söze başladı tanrı. Rakısından büyük bir yudum aldı. "Sizse onu bokunuzda arıyorsunuz." Ayrıca bu saçları değirmende ağarttım. Bugüne bugün bulaşık yıkamış değilim. O sizin işiniz. Çıkarken de ışıkları söndürmeyi unutmayın."
Arkasından gelen paragraf bir şekilde Arızanın Merkezine Seyahat kitabıma girmiş ama bu nadide kısım dışarıda kalmış… Bu satırları yazdığımda 30’larında tatlı bir post-çıtır’dım, menopozla falan alakam yoktu ama bir şeyleri hissetmişim, doğru yakalamışım bence. Yönetmen bir arkadaşım annesine ve arkadaşlarına en mutlu oldukları yaşı sorduğunda üç kadının hep bir ağızdan “54” diye cevap verdiğini söylemişti. Kusura bakmayın galaksi otopçuları, hayatın anlamı 42 değil 54! Diyeceğim o ki, menopoz halen önümde olan bir kavram ama bence orada bir bilgelik var…
Her Şey Dans Ediyor’daki üç karakterim Hekate’nin üçlü ayındaki gibi kadının üç evresini temsil ediyor. Genç kız, anne, kocakarı… Bu üçüncüsü menopozdan sonrasına denk geliyor. Yani artık bakım verme arzunu tetikleyen hormonları salgılamadığın ve kimseyi popona sallamadığın bir yaş… Bu bilgeliği ve pervasızlığı o zamandan hissetmişim sanırım. İşte bu kısım Arıza’ya girememiş ama devamında, kitaba giren kısmı da şöyleydi:
“O sırada, başka bir zamanda, başka bir yerde Neşter, Neşe ve Keder’in hikâyesi anlatılıyordu. Neşe ve Keder siyam ikizleriydi. Bacım Saz’da müthiş sahneleri vardı ki evlere şenlik! Sonra ameliyata alıp neşteri vurdular; ayırdılar Neşe ile Keder’i. İşte o gün bugündür ikisi de birbirini arar durur. Neşe kahkahalar atıp dans etmeye başlamasın, Keder kafasını bir buzdolabına bir mutfağın duvarına vurur da vurur. Keder günbatımında azıcık hüzünlense, teybe bir Zeki Müren takıp, iki damla gözyaşı dökecek olsa Neşe basar kahkahayı, gülmekten kırılır. Değil donunu toplamak, yan masalara salça olur, başa çıkamayız.
Bütün kasaba halkı lanet okur o neşteri vurdukları güne. Meydanda toplanırlar, her kafadan bir ses yükselir, gene bir çare bulamazlar. Neşe Keder’i, Keder Neşe’yi arar durur, ne kendilerine ne bize rahat vermezler.”
Arızanın Merkezine Seyahat, 2019
Sanırım bu kısım da henüz menopoza girmemiş, hormonları yılın 365 günü zihnindeki züccaciyeci dükkânında zumba yapan filler gibi tepinen biçare kulları anlatıyor :) Heyhat!
Bu kayıp alıntıyı sizlerle paylaşırken fiyakalı bir görsel de ekleyeyim dedim ve yukarıdaki imge ortaya çıktı. (Anne ben Chat GPT kullandım!) Malzeme olarak da robotların efendisine alıntının dışında ne vermiştim biliyor musunuz? 2000’lerde Paint ile yaptığım bir imajı :) Gençler Paint bilmez ama, evet o zaman da Photoshop öğrenmeye üşeniyordum ve Paint ile kopyalayıp yapıştırarak, elle boyayarak hazırladığım ilkel ve kusurlu imajlar bana hep sıcak ve samimi gelirdi. Biraz fanzin estetiği gibi… Kusursuzluk hiçbir zaman hedefim olmadı ve hep eldeki malzemelerle, vur-kaç gerilla taktiklerini tercih ettim. Öyleyse 2000’lerin bu komik dijital meyvesini de şuracığa ekleyelim:
Nedense bu Substack keşfi ve Yapay Zeka denemeleri bana 2000’lerdeki bu kusurlu keşiflerimi fazlasıyla hatırlattı. Belli ki o dönemde ruhuma kazınan ve yeniden ortaya çıkmak isteyen çok şey var! Mesela ZilliMücadele ve Mutant Ev Hanımı… Bırakalım onlar da başka bir günün hikâyesi olsun.
Sanatın içinden sanatçıyı çıkarırsan geriye ne kalır?
Gitmeden şuracığa bırakmak istediğim bir şey daha var ki o da Nick Cave’in Yapay Zeka hakkındaki açık mektubu… İngilizce metni burada, Stephen Fry’ın mektubu okuduğu videoyu da şurada bulabilirsiniz… Kısaca özetlersek Nick Cave sanatsal üretimin çimlenme ya da buharlaşma yöntemiyle gerçekleşmediğini, ardında kendini inşa etmiş, var etmiş bir sanatçının çabası, ruhu ve emeği olduğunu bize hatırlatırken bana kalırsa aslında şunu sorguluyor: Sanatın içinden sanatçıyı çıkarırsan geriye ne kalır? Ruhu, çabayı, emeği ve zamanı… Aşkı ve acıyı… Hayatı… Bu aynı zamanda sanatçının içinden sanatın çıkarılması anlamına da geliyor ki ondan geriye ne kalacağı da şüpheli… Peki insanlığın içinden “ruhu” çıkarırsak geriye ne kalır? Kafamda deli sorular….
Bir yandan da aklıma ne geliyor biliyor musunuz? Açık Radyo’nun 15. yıl eseri olan Açık Kitap’a koyduğumuz “Bu şimdi caz mı?” maddesi… Seda Binbaşgil bu maddede Caz müzik ve alttürleri ortaya ilk çıktığında insanların verdiği tepkileri derlemiş:
“Caz plaklarını tersten çalıyorum, böylesi kulağa daha hoş geliyor.”
Thomas Edison, gramofonun mucidi
“Hiçbir anlamı olmayan garip akorlar….(Bebop’ta) ne akılda kalan bir melodi, ne de dans edilebilecek bir ritm var!”
Louis Armstrong, trompetçi
“Çin müziği.”
Cab Calloway, şarkıcı
Olgulara, oluşlara tepkili olmak belli ki beyhude bir tavır. Neticede her şey olacağına varıyor. Ama müzikle teknolojiyi birer olgu, birer fenomen olarak aynı kefeye koyabilir miyiz? Sanırım hayır… Çünkü kimse haydi “caz müzik” diye bir şey icat edelim ve saniyesini şu kadar dolardan satalım diye düşünmemiştir… Yine de 2000’lerde ilk kez “teknoloji harikası” bir şehirlerarası otobüse binip tavandaki havalandırma ve muavin çağırmalı düğme paneli karşısında uzay mekiği görmüşcesine paniğe kapılan zavallı dedeciğimin durumuna düşmek istemem, o yüzden devamke… Buradayım Substack, seni elleyip seninle oynayacam YaZe!
Bütün bunlar olurken de yazar kimliğim, laf ebeliğim, pre-pre-menopozum, hedonistik 90’lar ve 2000’ler nostaljisi bitmeyen Boomer okeyliğimle buradayım. Beni de böyle bilsinler :)
Sevgi ve sihirle…
Sona





YaZe’yi elleyip YaZe’yle oynarken DoZe gücünü kuşanmış X-ray bakışlarınla, Y ve Z’yi kendine hayran bırakıyorsun. Her X’e nasip olmaz.
Merhaba Sonacım, sayende substack'ı keşfettim ve evrenim genişledi.
Menopoza hoşgeldin. Başımın tacı diye adlandırıyorum kendilerini ve neden altın yıllar dediklerini anlıyorum. Çok eğleneceksin dememe gerek yok yazının başlığı malum. Her zamanki gibi harikasın 🐬🐬🐬